Dış politikada gerçekçilik

Dış politikayı ideolojik yaklaşımlardan uzak tutmanın önemine “Türkiye-İsrail ilişkileri” başlıklı geçen yazımda değinmiştim. Türkiye bağlamında konuyu biraz daha açmak istiyorum. Türkiye dış politikasında sadece Ortadoğu’da değil, ülkeyi çevreleyen tüm bölgelerle ilişkilerde ciddi tıkanma yaşanıyor. Kendini dış politikada “en büyük otorite” olarak gören bir ekibin bu alanda karşı karşıya kaldığı açmaz herkes için dersler içerir. “İdeolojik dış politika” sadece İslamcılara özgü bir şey değildir. Sol kesimler de aynı hataları yapmıştır ve yapabilir. AKP’nin dış politika yaklaşımlarına baktığımda aklıma hep gençlik yıllarımızda “hızlı komünistken” yaptığımız dış politika analizleri gelir. İdeolojiler farklı ama yaklaşım benzer. Taha Akyol, dün Hürriyet gazetesindeki “İslamcı siyaset” başlıklı yazısında Türkiye’deki İslamcı kesim ve AKP iktidarı açısından durumu güzel özetledi: “İslamcı kesimde “ümmet coğrafyası, yüz yıllık parantezin kapatılması, Şam’da Ulu Cami’de bayram namazı” gibi romantik sloganlarla ifade edilen siyasetten şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin klasik dış politikasına dönülüyor.”

Hatırlanacağı gibi uzun süre Türkiye dış politikasına getirilen “yenilik” büyük başarı olarak sunuluyor, övülüyor, fazla sorgulanmıyordu. Ahmet Davutoğlu’nun kitap ve makalelerinde çizilen strateji, dış politikada “devrim” addediliyordu. Daha önce izlenen dış politika yerden yere vuruluyordu. Türkiye’ye “yeni ufuklar” vaad ediliyordu. Ortadoğu’ya ve dünyaya ideolojik gözlüklerle bakan bu politikaların Türkiye’yi getirdiği nokta ortada. Taha Akyol “Ortadoğu siyaseti ideolojik dille ve miting coşkusuyla yürütülmeseydi” durum farklı olurdu diyor ve dolaylı olarak bu siyasetin mimarlarını eleştiriyor. Kendisine tamamen katılıyorum. Şimdi AB ve NATO ile, İsrail’le ilişkileri tamir etme çabalarında kendini ifade eden bir “düzeltme” çalışması var. Bu çabaları desteklemek gerek. Zararın neresinden dönülürse kardır. Keşke “düzeltme” çabaları daha önce başlasaydı. Tabii “yalnız” konumunda Batı’ya dönüşün ciddi riskleri de var.

Ülkelerin kendilerine güvenmeleri, güçlerini optimal olarak kullanmaları dış politikada başarı için şarttır. İdeolojik yaklaşımlar kendine güvenin gereğinden fazla artmasına, eldeki gücün abartılmasına yol açar. Güç ve olanaklarının üstünde iş yapmaya çalışmak dış politikada yarardan çok zarar getirir. Girişken, yenilikçi olmak, hesaplı riskler almak, bu çerçevede “büyük düşünmek”, “vizyon ortaya koymak” başka şeydir, ideolojik yaklaşımlarla ayakları yerden kesmek başka şeydir. İkincisini yaptığınızda evdeki hesap çarşıya uymaz. Dış politikada rasyonel, pragmatik olmak, ideoloji değil çıkarlar temelinde hesap kitap yapmak gerekir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin klasik dış politikası” buna dayanıyordu. Eleştirilecek, yenilenecek yönleri yok muydu? Vardı. Rahmetli İsmail Cem, Dışişleri Bakanı olarak bunu başlatmıştı. Yavaş yavaş ve dikkatli bazı düzeltmeler yapmak yerine “parantez kapatma” sevdasına kapılmak şimdiki tabloyu doğurdu.

Türkiye’nin esas itibarıyla Batı ittifakı içinde yer alması, ABD ve AB ile yakın işbirliği içinde olması gereklidir. Temel toplumsal vizyon olan “muasır medeniyetler seviyesine yükselmek” ve jeo-politik gerçekler, çıkarlar bunu gerektirir. Siyasal İslamcı yaklaşımlarla “Batı düşmanlığı” yapmak Türkiye’ye yarar getirmez. Bu temel tespit “körü körüne Batı dostluğu” anlamına gelmez. Osmanlı, can düşmanı Rusya’ya karşı Batı ile ittifak yapıyordu ama Batı içindeki anlaşmazlıklar ve kavgalardan yararlanmayı beceriyordu. İşte bu noktada İsmail Cem’in temellerini attığı ve AKP iktidarının da devam ettirdiği “bağımsız dış politika potansiyelini geliştirme” konusu gündeme gelir. Şimdi Türkiye’nin Batı’yı ve NATO’yu “yeniden keşfetmesinin” taşıdığı risk bağımsız dış politika potansiyelinin zayıflaması ve Batı’ya gereğinden fazla mecbur olma ihtiyacıdır. Batı ittifakı içinde yer alırken ulusal çıkarların gerektirdiği konularda Batı’nın baskılarına karşı koyabilmek için hem ekonomik, hem siyasi açıdan güçlü konumda olmak, uluslararası siyasetin diğer aktörleri ile Batı’yı dengeleyebilme potansiyeline sahip olmak gerekir. İslamcı dış politikanın ülkeyi getirdiği noktada en büyük risklerden biri Batı’ya gereğinden fazla bağımlı hale gelmektir. Bu riski azaltmanın yolu içte kutuplaşmayı yumuşatmak, iç barışı, sosyo-ekonomik gelişmeyi sağlamak, bölgede ve dünyada başka aktörlerle ilişkileri güçlendirmek, hayal alemine dalmadan doğru çıkar hesabı yapmaktır. Taha Akyol’un “Sıkışan Türkiye’nin dış politikada geniş dostluklar ağına ihtiyacı vardır” tespiti bu çerçevede önemlidir.

Hangi dünya görüşünden olursa olsun siyasal aktörler, iktidarlar, dış politikaya ideoloji bulaştırmamalıdır. Kıbrıs Türk solunun da böyle bir problemi var. Dış politika soğukkanlı çıkar hesapları, rasyonalizm, pragmatizm temelinde yürütülmelidir. Palmerston’ın ünlü “İngiltere’nin ebedi dostları ve ebedi düşmanları yoktur, çıkarları vardır” sözlerini rehber edinmekte yarar var.

Daha fazla göster

Bir Cevap Yazın

İlgili haber

Close

Reklam engelleyici tespit edildi!

Lütfen reklam engelleyicinizi kapatarak bize destek verin