Site icon Londra Gazete

Siyasetimizin yapısal sorunları

Kıbrıs Türk siyasetinde yine türbülans yaşanıyor. Bu çalkantılara kim kiminle kavga ediyor, kim kiminle ittifak kuruyor, yakın gelecekte neler olabilir, erken seçimden kim kazançlı çıkar, kim kaybeder açısından yaklaşabiliriz. Yani güncelle uğraşabiliriz. Bu da gereklidir. Bu yazıda,  güncelden uzaklaşarak siyasal yaşamımızın yapısal sorunlarına dokunmaya çalışacağım. Sağlıklı bir siyasi sisteme ve siyasi kültüre kavuşmak istiyorsak güncelin ötesine bakmalıyız. Şimdiki türbülans geçse bile yenileri gelecek. “Biz bu filmi daha önce izlemiştik” demeye devam edeceğiz. (Şimdiki filmi daha önce izlememiş miydik?)

   Sağlıklı bir demokraside halkla devlet ve onu yöneten (ve yönetmeye aday) politikacılar arasında şöyle bir sözleşme vardır. Halk devlete vergisini öder. Devlet ve politikacılar da bunun karşılığında halka hizmet sunar. Burada veren halk olduğu için hesap sorma hakkına sahip olan da halktır. Patron halktır. Parayı veren düdüğü çalar. Halk, bir yandan oyları ile siyasete yön verir. Beğendiği partileri mükâfatlandırır, beğenmediği partileri cezalandırır. Diğer yandan sivil toplum örgütleri içinde örgütlenerek sesini duyurur. Baskı oluşturur.  Medya, hükümet edenleri denetleyen bir rol oynar. İktidarda kalmak veya iktidar olmak isteyen politikacılar, bunun yolunun halka hizmet etmekten geçtiğini bilirler. Tabii bu anlattığım Max Weber’in deyimi ile ideal bir durumdur. Somut hayatta her ülkede farklılıklar olabilir. Ama “demokratik ülkeler” dediğimiz ülkelerde üç aşağı, beş yukarı sistem böyle çalışır.  (Vergi toplayıp doğru dürüst hizmet sunmayan, halkın etkili olmadığı devletler vardır ama onlar demokrasi değiller.)

    Şimdi bir de gelirini halktan topladığı vergilerden değil petrolden elde eden zengin Ortadoğu ülkelerine bakalım. Bu ülkelerde devlet ve onu yönetenler halktan ya çok az vergi toplarlar, ya da hiç vergi toplamazlar. Örneğin Kuveyt’te gelir vergisi yoktur. Devlet vatandaşlarından vergi almak yerine onlara para dağıtır. Vergi almaya ihtiyacı yoktur çünkü petrol gelirleri devamlı kasasına akar. Bu durumda halkla devlet ve yönetenlerin ilişkisi farklıdır. Halk devletten bir şey talep edebilecek durumda değildir. Patron yönetenlerdir. Halk devletin sağladığı “rüşvetle” yaşar. Devleti denetleyemez. Müşteridir. Yönetenler için önemli olan halk değil petrol kuyuları ve pazarlarıdır. Rüşvete rağmen halk tepki gösterirse istihbarat ve güvenlik örgütleri “gerekeni” yapar.

   Demek ki, devletin gelirlerini halkından ve kurumlarından sağlayıp sağlamadığının siyasi sonuçları vardır. Devletin esas gelir kaynağı topladığı vergiler değilse, politikacılar ve halk arasındaki ilişki ve siyaset kültürü demokratik ülkelerden farklı olur. Sosyal olayları tek nedenle açıklamaya çalışmak doğru olmaz. Birçok faktöre bakmak gerekir. Sağlıklı siyaset için sadece sağlıklı ekonomi yetmez. Ama gelirlerin kaynağı önemli faktörlerden biridir.

   Bizde durum ne? Bunu 1974 sonrasında yaşanan tarihsel süreçlere bakarak inceleyebiliriz. Önce hükümet edenlerin elinde halktan vergi olarak toplamadıkları “ganimetler” vardı. Tıpkı petrol gelirini halka dağıtarak itaat sağlayan devletler gibi bizde de önce ganimet dağıtarak destek sağlandı. Çok partili siyasal yaşamımızın 1974 sonrasında doğduğunu hatırlarsak, bu patronaj sistemi ta başından siyasi kültürün oluşmasını zehirledi. Ganimete Türkiye’den gelen yardımları da ekleyelim. Sonuçta ganimet bitti ama Türkiye’den yardımlar devam ediyor. Bu yardımlar olmadan devlet çarkları dönmüyor. Bu yapı içinde halkla siyaset arasında sağlıklı ilişki kurulması mümkün mü? İster sağcı, ister solcu olsun, politikacının esas duyarlılığı gelirin kaynağına, yani Ankara’yadır. Politikacı Ankara ile halk arasında aracıdır. Ankara’dan gelen kaynakları dağıtarak ve Ankara’dan destek alarak yeniden seçilmeye çalışır. “Türkiye beni destekliyor” demek en etkili siyasi silahtır. Süreç içinde halk büyük oranda bu sisteme “uyum” sağladı. “Rüşvet” devam ettiği sürece sesini çıkarmıyor. Devlet sağılacak inek olarak algılanıyor. (2004’te AB’ye ve Kıbrıslı Rumlara bakışta da bu yön vardı.) Kısacası halkta da kabahat var. Bizde sol kesim dâhil yapılan şikâyet nedir? Ankara parayı versin. Ama düdüğü biz çalalım. Bu mümkün değil. Kıbrıslı Rumlara Troyka kredi verdi. Düdüğü Troyka çalıyor.

    Bu durum nasıl değişebilir? Önce gelirlerin önemli kısmını halktan sağlayarak, kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi yaratarak değişebilir. Politikacılar o zaman halkın isteklerine duyarlı olacak, aracı olmaktan kurtulacaklar. Türkiye ile ilişkiler daha sağlıklı hale gelecek. Böylesi bir durumda Türkiye’den gelen yardımlar altyapıya ve diğer önemli ihtiyaçlara harcanır. Esas gelir kaynağı haline gelmediği sürece yardım almak sorun değildir. İsrail her yıl ABD’den yüklü miktarda ekonomik yardım alır ama ekonomisi bu yardıma bağımlı değildir. Tanınmamış Tayvan ABD güvenlik şemsiyesi altındadır ama güçlü bir ekonomiye ve çalışan demokrasiye sahiptir.  

   İstenirse tanınmadan da kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi ve sağlıklı bir siyasi yapı oluşturulabilir. Kıbrıs sorununa çözüm bulunması bu süreci elbette kolaylaştırır. Ama 40 yıldır çözümü beklerken çok şey yapılabilirdi. Şimdi de yapılabilir. Bu konuda Türkiye hükümetlerinin tavrı da önemlidir. AKP hükümeti, Kıbrıs Türk ekonomisinin kendi ayakları üzerinde durmasını hedeflediğini söylüyor. Hedef doğru. Ne var ki, son zamanlarda iktidar partisi içindeki kavgalar bağlamında bu hedefe aykırı birçok uygulamaya göz yumuldu. Seçim ekonomisi hedeften daha büyük sapmaları getirecek. UBP’deki mücadeleye AKP’nin taraf olması siyasal yaşamımızın sağlıksız yapısını yansıtır.

    Şimdiki hatalı yapı devam ettiği sürece sağlıklı siyasi yaşam hayal olacak.  

    

    

   

Exit mobile version