Site icon Londra Gazete

16 Ekim 2019 Çarşamba KEDERİM

Mem Ferda

Canım babamın baş ucunda olmak ve gece boyunca ona refakat eden kız kardeşim ve yeğenimden nöbeti devralmak için St George’s Hastanesine sabah 6:30’da yaptığım, kendimi biraz sersemlemiş hissettiğim bir yolculuktu.

Ferda Mehmet 15.09.1926- 16.10.2019

Sabah trafiğine takılmış beklerken aklım birkaç hafta öncesine, babamın, son derece kibirli, beceriksiz ve empatiden tamamen yoksun olan bir uzman doktorun sorumluluğu altındaki ilgisiz ve motivasyonsuz bir personele ve yerlerde sürünen bir hasta bakım seviyesine sahip Croydon Üniversite Hastanesinde yattığı zamana gitti. Babam gibi onurlu ve efendi bir adamın hastanede bu kadar uzun bir süre kalmasından dolayı yatağa bağlı hale getirilmesi ve geçirdiği hezeyan sebebiyle yaşadığı kafa karışıklığını hatırladığımda gözlerim yaşlarla doldu. Hastane personelinin MRSA enfeksiyonu gibi enfeksiyonları uzak tutmadaki beceriksizliği gibi sebeplerden dolayı hastanede gereksiz yere, uzun bir süre boyunca tutulmuştu ve babamın evi için bir hastane yatağı ve günlük insülin dozunu uygulayacak bir bölge hemşiresi ayarlayamadıklarından ayrıyeten gecikmeler yaşanmıştı. Diğer birçok hasta gibi babamı da sadece başka bir istatistik olarak görüyorlardı; bir NHS hastane yatağına düşmüş yaşlı bir adam olarak. Oysaki o Orduda yüksek rütbeli bir Korgeneral ve anavatanında Tarım Bakanı mevkilerinde bulunmuş bir adamdı. Londra Ekonomi Okulu’ndan iki diploma sahibi, Arazi Sahipleri, Politikacılar ve Hükümet liderlerinden oluşan aristokrat bir ailenin soyundan, Hacı-Mulla ailesinden bir adam. Ama en önemlisi herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan bir adam. Onu tanıyan herkes ona saygı duyardı ve kendisini takdir ederdi.

Ama o berbat hastane koğuşunda bunların hiç bir anlamı yoktu!

İlerleyen günlerde Babamı özel bir hastaneye yatırma çabalarımız engellenecekti; bize tıbbi tedavinin aynı olacağını söylediklerinden pes ettim ve ‘en azından bize yakın ve özverilerimizle asla yalnız kalmayacak’ diye düşündüm…halbuki çok yanılmıştım!

Babamı ziyaret saatlerinin dışında ziyaret ettiğimden hastaneden ayrılmam için en az üç defasında güvenliğe haber verilmişti. Polisi aramakla dahi tehdit ettiler. Öfkemle karşı karşıya kalan güvenlik görevlileri ya bana sempati duyduklarından ya da kazanma ihtimalleri olmayan bir mücadeleye girdiklerini düşündüklerinden nihayetinde, o an için Babama bakmama izin verdiler.

Davranışlarım haklı mıydı? Öfkem gerçekten doğru ve haklıydı. Birkaç kereden daha fazla zaman, hastaneye varışımda bana Babamın ilaçlarını aldığı söylenmiş olmasına rağmen ilaçlarını göğüs kafesinin üzerinde durur vaziyette bulmuştum.

Evet, hepimiz Hemşirelerin ne kadar uzun saatler boyunca mesai yaptığının ve ne kadar düşük ücret aldıklarının farkındayız. Evet, yetersiz kaynak ve kapasitesinin üzerinde çalışma NHS ile eşanlamlı ifadeler. Ancak bir hastanın ilacını aldığından emin olması için asgari bir bakımın sağlanmasını beklemek şüphesiz ki çok büyük bir istek olmasa gerek! Öyle mi?

Saygısızlık devam etti. Babamın kahvaltısını yediğinin söylenmesinin ardından yatağının baş ucunda bir kâse soğuk yulaf lapası ile bir bardak soğuk çay görmek… Bunların hepsi çok üzücü şeyler. Kabul edilemez başka birçok hatayla daha karşılaştık.

Babamın işitme cihazının hemşireler tarafından kaybedilmesi, hastanenin onarım bölümünün tamir etmesini sağlamaya çalıştığımız ancak hiç tamir etmedikleri, üzerinde yattığı kırık yatak. MECBUR KALDIM. Babamın kazara keskin metal çıkıntının kenarıyla bacağını kesmesini istemedim.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi kafadan sakat bir uzman doktorun, Babamın durumunun eve gidecek kadar iyi olduğunu söylemesi de cabasıydı. Sözleri halen kulaklarımda yankılanıyor: ‘durumu stabil olduğundan bu babanızın eve gitmesi için bir fırsat teşkil ediyor’. Bu nasıl olabilirdi? Akciğerlerindeki sıvının alınmasını müteakiben yaşanan gecikmeler ve enfeksiyonlar sebebiyle akciğerlerinde tekrar sıvı oluştuğundan yeniden hastaneye yatırılmıştı ve sen onu eve göndermek istiyorsun!

Uzlaşmaya yanaşmıyordum. Düşünüp taşınarak kesin bir yanıt verdim ve bunu açıkça dile getirdim. Yanıtım şu tehdidi içeriyordu: ‘babamı eve gönderin ama bunun sonuçlarından siz sorumlu olacaksınız’.

Avukatlarım avansla çalışıyor ve sizi profesyonel olmayan Tıbbi Suiistimal ve İhmal gerekçeleriyle mahkemeye vermeye hazırlar. Uzman doktorun kendinden emin kibirli tavrı bir anda ‘İkinci görüşe başvuracağım’ şeklinde soluk bir fısıldamaya dönüştü ve ardından ‘hastanın akrabasından tıbbi tavsiye alamam’ (kendisine babam için hangi dozun en faydalı olduğunu söylediğimde) şeklinde bir son yalvarışa evirildi.  Gözlerimiz birbirine kilitlenmişti ‘BEN AKRABA DEĞİLİM – O BENİM BABAM VE BEN ONUN TEK OĞLUYUM’

Bu sözleri sadece bir hafta önce daha memnuniyet verici koşullarda tekrar etmiştim.

Bir akşam…

 ‘Ayrılmak üzere ayağa kalktığımda ayaklarının üzerinde durmakta zorlanan, bastonlu yaşlı bir adam hafifçe bana doğru eğildi. Titreyen elini sol omzuma koydu ve kulağıma doğru yaklaştı. Yumuşak ses tonuyla;

‘Seni bir aydan fazladır izliyordum oğlum ve babana ne kadar özen gösterdiğine hayran kaldım. Umarım bir gün kendi oğlum da benimle senin babanla ilgilendiğin gibi ilgilenir. Baban seninle gerçekten çok gurur duyuyor olmalı’.

Sözleri beni çok etkilemişti ve kendisine yanıt verirken gözyaşlarıma zor hakim oldum;

‘Böyle bir seçenek varsa, ben bunun farkında değilim beyefendi ve zaten olmasını da istemezdim.

O benim babam ve ben onun tek oğluyum’.

 

Babam, adına hastane dedikleri bu korkunç yerde bir hafta daha kalacaktı. Adı daha önce “Mayday” olup halk tarafından alaylı bir şekilde “Maydie” adı verilen bir hastane.

Bu kadarı yeterdi; artık Babamın eve gelme vakti olduğuna karar verdim.

Nefes almakta zorluk çekmeye başladığı zamana kadar, sadece dört gündür eve dönmüştü.

Ambulansın gelmesini beklerken Allah bana onu yatağından kaldırıp oturma odasının ahşap zemini üzerine hafifçe yatırmam için kuvvet vermişti. Telefonun diğer ucundaki görevlinin talimatlarına göre göğüs kafesine çaresiz bir şekilde basınç uygularken derin, koyu kahverengi gözleri benimkilere baktı. Eşim ve ben gözyaşları içerisinde sevgili Babamızı çaresizce hayatta tutmaya çalışıyorduk.

Ambulans nihayetinde geldi.

Hastaneden çok hapishaneye benzeyen yakındaki yere değil de St. George’s Hastanesine götürülmesi için yalvardık.

Arabamı St. George’s Hastanesinin otoparkına park ederken Kız Kardeşimin ve Yeğenlerimin bu çileli süreç boyunca ne kadar cesur ve şefkatli ve eşimin ne kadar destekleyici olduğunu düşündüm.

Dedesi, Yeğenimin zaman zaman ‘DEDE’ diye yakarmalarına daima ‘DEDEM’ diye karşılık verir ve herhangi bir korku veya şüpheyi ortadan kaldırarak onu rahatlatırdı.  Ancak o çok sevdiği Dedesi artık cevap vermeyeli iki gün olmuştu.

St. George’s Hastanesinin Acil Servis bölümünde uygulanan ileri teknoloji prosedürlere rağmen meydana gelen hasarın tamir edilemez boyutta olduğu görülüyordu. Kız kardeşim, ben sedyenin yanında diz çöker vaziyetteyken bana sarıldı; gözyaşları yüzünü kaplamıştı.

Babamı bir yan odaya götürdüler. Sonraki üç gün içerisinde sorduğum sorular ve çaresizce aradığım yanıtlar hoş karşılanmadı ve kulaklarım genellikle verilen yanıtları dinlemeyi reddetti.

Vardığımızda eşim ve ben koridordan yan odaya yürüdük. Kız kardeşim ve yeğenim, hemşirenin babamı gözlemlemesi için kapıyı ardına kadar açık bırakmıştı.

Orada bir aslan gibi yatıyordu; görkemli ancak yaralıydı.

Aklımdan silemediğim bir görüntü. Çok sayıdaki kan tahlilinden dolayı bir iğne bombardımanına maruz kalan, birçok savaş yarası taşıyan sol kolunu yatağın üzerine boylu boyuna uzatmıştı.

Gümüş rengi saçları yastığa yaslanmıştı ve gözleri kapalıydı. Yakışıklı, sulu kahverengi gözlerini sanki sonsuzluk gibi gelen çok uzun bir süredir görmemiştim. Nefes almakta biraz zorluk çekiyordu. Yanına oturdum ve gergin olan boynuna masaj yaptım. Babacım, lütfen gözlerini aç. Lütfen…

Ellerimi göğüs kafesine koydum ve kalbinin hiçbir zaman durmaması için dua ettim. Ruh ikizi, sevgili eşini bundan sadece on ay önce kaybettiği için kederlenen ve parçalanan kalbi.

Ben ve eşim yatağın iki ucunda oturarak ellerini sımsıkı bir şekilde tuttuk. Alnını okşayıp bize güzel bir hayatın sunabileceği her şeyi sağlayan ellerini öpüyorduk.

Salı günü, Babamı ziyaret etmesi ve onun için dua okuması amacıyla hastaneye tahsis edilen bir İmam (Suliman) talep ettik. Ama nafileydi. İmam hiç gelmedi.

Cep telefonumu çıkardım ve bundan sadece on ay önce sevgili merhum Annemin kendisinden hizmetini talep ettiği, tanıdığım bir İmamı aradım. Çaresizlik içeren sözlerimi duydu ve saat 11: 30’da burada olacağını söyleyerek sıkıntımı hafifleştirdi. Saat şimdi 9:10’du.

Babamın elini sıkar şekilde oturup beklerken, onun çocukken elimi tutup beni Battersea Park lunaparkına götürmesini anımsadım. Bir uçak atraksiyonunun tam bir dönüş yaptığı her seferinde bana el sallar ve o sıcak gülümseyişiyle gülümserdi. Beni her yıl Clapham Common’daki Sirke götürürdü ve eğlence dolu zaman geçirirdik.

Sonra içimde bir üzüntü doğdu, çok şiddetli bir acı. Amansız bir keder hissi. Tam da ben bebekken babamın yanımızda olamadığını hatırladığım sırada… Dokunuşunun hassasiyetini bir bebek olarak hiç hissetmemiştim. Ellerinin koruyucu kavrayışını üç yaşına kadar hiç duyumsamamıştım.

Kıbrıs’taki iç savaşta meşguldü ve bütün çabalarına rağmen beni görme şansı olmadı. Ah Baba ah…

Aklıma iyi ve kötü binlerce düşünce geldi…

Londra’ya vardığında bana dünyanın en güzel bisikletini alışı.

Daha sekiz yaşındayken ona karşı yapılan bir suikast girişimine tanıklık edişim.

Derken kapı çalındı ve düşüncülerim dağıldı…

Bir hemşire gelmişti. Babamı yıkamak ve vücudunu yeniden konumlandırmak için burada olduğunu söyledi.

Ben ve eşim odadan çıktık.

Bir kahve aldım ve oturdum, titriyordum.

 

MUCİZE

Ben ve eşim yan odaya döndük.

Her ikimiz de şok içindeydik. Odada, beyaz cüppe giymiş, odaya vuran ambiyans bir ışık tarafından siluetinin oluşturulduğu uzun bir melek figürü duruyordu. Özür dileyici bir tavrı vardı.

‘Selamünaleyküm, ben Suliman Gani, Babanız için dün dua etmeye gelmem gerekiyordu, fakat ne yazık ki geciktim. Ancak, onun için izin verirseniz şimdi dua etmek istiyorum” dedi.

Gözlerim, artık İmamın arkasındaki ışığa bakan Babamın pozisyonuna, aşağı doğru bakıyordu. Hemşire, onun daha önce odanın içine doğru bakan pozisyonunu şimdi odanın dışına bakacak şekilde değiştirmişti. Nefes alışverişi kısaydı ama zorlanmıyordu.

Eşime baktım (yolda olan diğer İmamı düşündüğümü görebiliyordu), başını sallayarak onayladı, döndü ve Suliman’a cevap verdi; ‘Dua edebilirseniz size minnettar olurum’.

Yatağın bir tarafına biz oturduk, babamın baktığı tarafına ise İmam oturdu.

Babamın alnına dokunmak için eldiven giyecekti ama bunun gerekli olmadığını söyledim. Elini hafifçe babamın alnına koydu ve yavaşça ona doğru eğilerek hazırlanmaya başladı.

Dik bir şekilde durarak Kuran’ı açtı ve Yasin Suresini okumaya başladı.

Her kelimesi kalbimi yakıyordu. Tüm vücudumu çevreleyen bir sıcaklık. Babam duayla birlikte sessiz, barışçıl ve ritmik bir şekilde nefes alıyordu.

SON AYETE, SON CÜMLEYE, SON SÖZE, EN SON SÖZE GELDİĞİNDE, MUHTEŞEM BABAM SON NEFESİNİ VERDİ… Tam da İmam Kuran’ı kapattığı sırada.

İmam şok içindeydi. Sözleri halen kulaklarımda yankılanıyor…

‘Bu mucizevi bir durum, böyle bir şeyin olması için Baban o kadar saf bir ruha sahip ki hemen Cennete gidecek. O gerçekten kutsanmış’.

Ayrıldıktan sonra, az önce şahit olduklarından, hepimizin tanık olduklarından şaşkına dönmüş bir şekilde unutmuş olduğu Kuran’ı komodinden almak için geri döndü.

ALLAH’IN MELEĞİ BABAM

Avustralya, Kanada, ABD, Türkiye ve Kıbrıs’tan yakınlarımız ve arkadaşlarımız arayarak en içten taziyelerini ilettiler.

Bir hafta sonra Doğu Londra Camii’nde Babamı ziyaret ettiğimde ona, birinin arzu edebileceği en inanılmaz Baba olduğu için teşekkür ettim. Hepimiz gerçekten de çok şanslıydık. Onun için yazdığım ‘BİR DAHA ASLA ONUN GİBİ BİRİ OLMAYACAK’ isimli şiiri yanımda götürdüm ve merhum güzel kız kardeşimin saç teliyle merhum güzel Annemin saç telini şiire iliştirdim. Şiiri katlayarak nazikçe Babamın sol omzunun altına yerleştirdim. Bu şekilde, o asla yalnız olmayacak. Alnından öptüm ve bu muhteşem, inanılmaz ve harika adama son bir kez daha baktım…

Babama.

 

 

BİR DAHA ASLA ONUN GİBİ BİRİSİ OLMAYACAK

Bir daha ASLA onun gibi birisi olmayacak

Kolları bizim sığınağımızdı
Elleri bize baktı
Bilgelikle dolu sesi

Verdiğimizi her karara rehber oldu

Bir daha ASLA onun gibi birisi olmayacak

Hayatı boyunca hep başkalarını düşünen
Gerçek bir beyefendiydi
Onun gibi bir babaya sahip olduğumuz İçin

Çok ama çok şanslıydık

Bir daha ASLA onun gibi birisi olmayacak

Gülüşü şefkatli, kalbi sevgi doluydu
Sadece onunkisi gibi saf bir kalp
Her zaman
Bu kadar sınırsız ve bonkör olabilirdi

Bir daha ASLA onun gibi birisi olmayacak

Bir aslan gibi ihtişamlı ve
bize fedakârlık ve kalp yarasına göğüs germeyi
Çok iyi öğreterek
Yine bir aslan gibi güçlü ve cesurdu

Bir daha ASLA onun gibi birisi olmayacak

Yolculuğunun bundan sonraki kısmını

Yalnız yapacaksın baba

Semavi bir tahtta Annemize

Ve kızına tekrar kavuşmak üzere

Tekrar görüşeceğiz
Her zaman kalbimizde olacaksın
Bu nihai bir elveda değil
Sadece bir dahaki sefere kadar
Küçük bir ayrılık

Bir daha ASLA onun gibi birisi olmayacak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Exit mobile version