Site icon Londra Gazete

Luther, Reform, Avrupa

Ekim Devrimi, Balfour Deklarasyonu gibi önemli olayların 100. yıldönümüne değinmişken Avrupa ve dünya için çok önemli bir başka olayın yıldönümüne değinmemek olmaz. Bundan tam 500 yıl önce, 31 Ekim 1517’de Martin Luther isimli bir papaz Wittenberg kasabasında Katolik Kilisesi’nde reform talep eden 95 tezini kilisenin kapısına asarak Avrupa tarihinin akışını değiştirmişti. (Aslında tezleri kilise kapısına çakmadığı, bölgesinin Başpiskopos’una gönderdiği de belirtiliyor. Kapıya çakma hikayesi Luther’in ölümünden sonra taraftarlarınca uydurulmuş) Latince yazılan tezler hızla Almanca ve diğer Avrupa dillerine çevrilerek okundu, etkili oldu. Papa, 1521’de Luther’i afaroz etti. Böylece Avrupa tarihinde Protestan Reformu diye bilinen, kıta tarihini derinden etkileyen ve modern devlet sisteminin temellerini oluşturan 1648 Westphalia Antlaşması’na kadar süren çalkantılı, çatışmalı bir dönem başlamış oldu.

Ayşegül Karakülhancı Duman “Martin Luther: Hümanist olmayan reformist” başlıklı yazısında  Luther’in tezlerini ilan etmekle belki de neye sebep olacağını hiç tahmin etmediğini yazdı. Luther belki tezlerinin neye sebep olacağını bilmiyordu ama Avrupa’da büyük bir dönüşüm yaşandı. Duman “1517’de gerçekten Kilisenin istikrar kazanması için teolojik ve dindar bir katkı olması amacıyla düşünüp yazdığı 95 maddelik tezleri, tarihsel olarak benzersiz bir biçimde toplumsal gelişmelerin katalizörü oldu. Luther’in bu maddeleri Kilise birliği ve otoritesinin erozyonuna, din ve siyasetin birlikteliğinin parçalanmasına, itaatsizliğin meşrulaştırılmasına ve bireyin güçlendirilmesine, sonra da insanın siyasi özgürleşmesine yol açma görevi gördü” diye yazdı.

Luther büyük olasılıkla Katolik Kilisesi’nde bölünme olmasını ve Protestanlık adı altında yeni bir mezhep doğmasını amaçlamıyordu. Ancak sonuç tam da bu oldu. Önce Roma ile İstanbul arasında bölünen Kilise ikinci bir bölünme yaşadı ve Katoliklikle Ortodoksluğa Protestanlık eklendi. Luther, Protestanlığın kurucusu oldu. Martin Luther, Kilise’nin yozlaşmasına, dünyevi zenginliklere ağırlık vermesine, para karşılığında günah affedilmesine tepki göstermişti. Kilise’de reform talebi elbette Luther’le başlamamıştı. Ondan önce de reform talep edenler olmuş ve cezalandırılmıştı. Ancak reform talebinin başarıya ulaşması Martin Luther’in ismi ile bağlantılıdır. Reform, 16. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Avrupa’yı ve Katolik Kilisesi’ni sarstı, yaygınlaştı, karşı-reformasyona ve Engizisyon’un kurulmasına yol açtı. Avrupa’da uzun din savaşları yaşandı. Çok kan döküldü. Tüm bu süreçlerin sonunda Katolik Kilisesi ve Papa büyük oranda güç kaybetti. Siyaset, eğitim ve diğer sosyal alanlar üzerindeki etkisi zayıfladı. Zenginliğinin bir kısmını kaybetti. Dinle devletin bir birinden ayrılması, laik siyasi düzen giderek yerleşti. Birey ön plana çıkmaya başladı. Tüm bunlar şimdiki Avrupa’nın temellerini oluşturur. Bu temeller 500 yıl önce atıldı. Tabii Reformasyon sadece Avrupa’yı değil az veya çok dünyayı da etkiledi.

Luther olmasa başka biri Katolik Kilisesi’nin tahakkümüne karşı çıkacaktı. Bunun için gerekli koşullar oluşmuştu. Zaten Luther’i başkaları izledi. Bunlardan biri John Calvin’di. 16. yüzyılın sonunda kuzey Avrupa Protestan olmuştu. Günümüzde Protestanlar 5 Batı Avrupa ülkesinde çoğunlukta. Luther’in ülkesi Almanya’da Katolikler hala çoğunlukta (yüzde 42 Katolik, yüzde 28 Protestan). İngiltere yüzde 54 Protestan, yüzde 17 Katolik. En Katolik ülke yüzde 78’le İtalya, en Protestan ülke ise Finlandiya. Vatikan, Protestanlığın başarıları karşısında zaman içinde Reformasyon’un getirdiği yeniliklere ayak uydurmak, kendini yenilemek zorunda olduğunu kavradı. Bu bağlamda Luther’in başlattığı reform hareketinin Katolik Kilisesi’nde de değişme yol açtığı söylenebilir. Şimdiki Papa Francis bu değişimi hızlandırarak zamanın gerçeklerine ayak uydurmaya, Protestanlarla, diğer mezhep ve dinlerle diyaloğu güçlendirmeye çalışıyor. Tabii bundan memnun olmayan Katolikler var.

Yazıyı Ayşegül Karakülhancı Duman’ın yazısından alıntıyla noktalayalım:“Luther’in ortaya attıkları otoritenin gücü ile bireysel özgürlüğe ulaşmak isteyenler arasındaki çatışma bugüne dek sürmektedir; aynı zamanda bu iki uç arasında haklı başkaldırı ve modern düşünce özgürlüğümüze de damgasını vurmaktadır. Eleştrilmeyen itaat günümüzde genellikle çok eskide kalmış bir fikir olarak kabul görse de zulüm, dışlama, ötekileştirme ve düşünce özgürlüğünü yok sayma halen dünyada Batı medeniyeti de dahil varlığını devam ettirmektedir. Bu nedenle de özgürlük adına elde edilmiş kazanımları savunmak gündelik bir ödevdir. Ama bu görev sadece kazanımların peşinden gitmek değil, aynı zamanda yeni özgürlük alanlarını oluşturmak için de öncülük etmek olmalıdır.”

 

 

 

 

 

Exit mobile version