Çin ve dünyamız

Yıllarca kesintisiz olarak yüzde on civarında büyüme sağlayan Çin 70. kuruluş yıldönümünü kutlarken hem içte, hem dışta önemli meydan okumalarla karşı karşıya.

Çin Halk Cumhuriyeti 1 Ekim 1949’da kurulmuştu. Dolayısıyla ülke bu yıl 70. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Çin, ABD’den sonra dünyanın en güçlü ülkesi ve ABD’nin baş rakibi. Son kırk yıl içinde büyük bir ekonomik mucizeye imza atmış bu ülke hem kendini, hem de dünyayı değiştirdi. 2009 yılında Martin Jacques “When China Rules the World: The End of the Western World and the Birth of a New Global Order” başlıklı kitabını yayınladığı zaman büyük ilgiyle karşılanmış ve tartışmalara yol açmıştı. Şimdi 2019 yılındayız ve Martin Jacques’in kitabındaki bir çok öngörünün gerçek olduğunu biliyoruz. Çin dünyayı yönetecek mi? Şimdiki hızlı kalkınma momentumunu sürdürebilecek mi? Bunları henüz bilmiyoruz. Ama karşımızda çok önemli bir Çin faktörü olduğuna ve yeni dünya düzeninde en önemli aktörler arasında yer alacağına kuşku yok. Süpergüç ABD, Çin’in hızlı yükselişini korku ile izliyor ve buna karşı uygun stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Donald Trump, ticaret savaşları ile Çin’i dizginleme stratejisi uyguluyor. Askeri harcamaları artırıyor. Ancak gelinen noktada Çin’le baş etmek kolay değil. Tarih bize böylesi hegemonya mücadelelerinin çok tehlikeli olduğunu gösteriyor. Savaşla sona erecek bir rekabet dünya için felaket olur. Amerika kıtasının keşfi ile başlayan ve neredeyse dünyanın her yerini sömürgeleştirmekle oluşan Batı hegemonyasına dayalı dünya düzeni 1991’de SSCB’nin çökmesi ile kısa süreli büyük bir zafer kazanmıştı. Tek kutuplu dünyanın uzun süreli olacağı “tarihin sonunun geldiği” tahminleri yapılmıştı. Çin bütün bu hesapları alt üst etti.

Aşağı yukarı 16. yüzyıldan sonra Batı’nın yükselerek dünyaya ve Çin’e hakim olması öncesinde Çin dünyanın en önemli medeniyetlerinden biriydi. Çok büyük bir coğrafyaya ve nüfusa sahip Çin bilimde, teknolojide, kültürde dünya öncüleri arasındaydı. Bu durumu Batı’nın emperyalist politikaları değiştirdi ve güçlü Çin imparatorluğu Batı’nın aşağılayıcı, ezici politikaları sonucunda gücünü yitirdi. Komşu Japonya bu fırsattan yararlanarak bu dev ülkeyi sömürgesi haline getirmeyi hedefledi. İkinci Dünya Savaşı’nda Çin’in bir çok bölgesini işgal etti. Katliamlar yaptı. Ama sonuçta Japonya ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’de nükleer silah kullanması sonucu teslim oldu ve işgal ettiği Asya ülkelerinden çekildi. Japonya’nın yenilgisinden sonra Çin korkunç bir iç savaş yaşadı. Japon işgaline karşı mücadele vermiş olan güçler bu kez Çin’in yönetimi ele geçirmek için kavgaya tutuştular. Bu kavgayı Mao Zedong liderliğindeki Çin Komünist Partisi kazandı. Komünistlerle mücadele eden Chiang Kai-shek’e bağlı güçler Formoza adasına kaçarak şimdiki Tayvan’ı kurdular. Çin’in yönetini ele geçiren Mao bundan 70 yıl önce 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etmişti.

Çin’in Sovyetler Birliği kampına katılması zamanında önemli bir jeo-politik gelişmeydi. 1917 Sovyet devriminden sonra Çin gibi büyük ve önemli bir ülke komünist sisteme katılıyordu. Mao, 9 Eylül 1976’da 82 yaşında öldü. 1949’dan ölünceye dek ülkeyi yönetti. 20. yüzyılın en önemli ve tartışmalı kişiliklerinden biridir. Mao döneminin başarıları ve başarısızlıkları başlı başına bir tartışma konusudur. Uyguladığı yanlış politikaların milyonlarca Çinlinin hayatına mal olduğuna kuşku yok. “Kültür Devrimi” bir felaketti. Çin’deki esas değişim  1978 sonrasında Deng Xiaoping liderliğinde yaşandı. Çin Komünist Partisi iktidarda olmaya devam ediyor. Marksizme bağlı olduğunu söylüyor ama Deng Xiaoping yönetiminde ekonomik politikalarında köklü değişikliklere gitti. Ekonomide kapitalizme geçti ve bu model “Çin mucizesi” denen ekonomik başarıyı doğurdu. Üstü komünist, altı kapitalist, otoriter bir sisteme dayanan Çin inanılmaz büyüme oranlarına imza attı. Zengin oldu. Milyonlarca Çinli yoksulluktan kurtuldu ve Çin büyük güç statüsünü kazandı. Ordusunu güçlendirdi. ABD’nin baş rakibi oldu.

The World Today’de Rana Mitter “How the one-party state may shape our future” başlıklı yazısında Çin’in otoriter sistem ile başarı çizgisini sürdürmesinin mümkün olup olmadığını soruyor. Çin’in şimdiki lideri Xi Jinping, otoriter sistemi güçlendirme peşinde. Kimse Çin’in yakın bir gelecekte parlamenter, çoğulcu demokrasi olmasını beklemiyor. Tek parti sistemi büyük olsılıkla devam edecek. Ancak Mitter ekonomik başarının sürdürülebilmesi için Çin’in bir miktar özgürlüğe izin vermesi gerektiğini düşünüyor. Otoriter ama daha az kısıtlayıcı bir devlet haline gelebileceğini düşünüyor. Yıllarca kesintisiz olarak yüzde on civarında büyüme sağlayan Çin 70. kuruluş yıldönümünü kutlarken hem içte, hem dışta önemli meydan okumalarla karşı karşıya. Bunları nasıl aşacağı büyük oranda Çin’in kendine bağlı.

 

 

Daha fazla göster

Yorum yazıp fikirlerinizi paylaşabilirsiniz.

İlgili haber

Close

Reklam engelleyici tespit edildi!

Lütfen reklam engelleyicinizi kapatarak bize destek verin